3 Şubat 2012 Cuma

Ay ve Şenlik Ateşleri - Cesare Pavese

Bugün ilk kez blogumda bir konuk yazarım var ve onun kitap analizini sizlerle paylaşmanın heyecanı içersindeyim. Aybike Aktaş çok güzel bir yazı yazmış, en kısa zamanda bu kitabı edinip okumak istiyorum. Kendisine bu güzel yazıyı benimle ve sizlerle Renkli Kitap'ta paylaştığı için çok teşekkür ediyorum.








Ay ve Şenlik Ateşleri - Cesare Pavese

Nerede doğduğunu bilmeyen, Alba Katedrali’ne bırakılan Anguilla’nın daha sonra yetiştiği Gaminella’ya, 13 yaşında çalışmak için geldiği Mora Çiftliği’ne, 18’ine gelip de askerlik için gittiği Cenova’ya, oradan çalışmak için gittiği California’ya, Los Angeles’a… hiçbir yere ve buralarda tanıdığı kadınların hiçbirine kendini ait hissedemeyişinin sorgulandığı; cevabın bizimle, okuyucularla arandığı bir roman.

Evet ortada bir aidiyetsizlik var ve bu aidiyetsizlik sonucu Anguilla, her şeyin başladığı yere dönüp belki de şansını yeniden denemek istiyor. Fakat kimse onu tanımıyor, herkes onu Amerika’dan gelen ve burada toprak sahibi olmak isteyen bir zengin olarak görüyor. “…Aradığımın, yalnızca daha önce gördüğüm bir şeyi yeniden görmek olduğunu birine anlatabilecek miyim...” derken bu çaresizliğini küçüklüğünde burada, bu köyde yaşadıklarını hatırlayarak gidermeye çalışıyor. Ihlamur ağaçlarının kokusunda, sıcaklığın, toprağın kokusunda, eskiye benzeyen her şeyde kendini bulmak istiyor. Buluyor da ama hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının da farkına varıyor. Ve bunun üzerine yazar, şu yalın ama derin benzetmeleri yapıyor: “…Geri dönmüştüm, ortaya çıkmıştım, para sahibi olmuştum; ama beni tanıması, bana dokunması gereken yüzler, sesler, eller yoktu artık. Bir süredir yoktular. Geriye kalan bir panayır sonrasının meydanı, bağ bozumu sonrasının bağı gibiydi; biri seni ektikten sonra tek başına lokantada yemek yemek gibiydi…

Benim kitaplarda, dizilerde, filmlerde ana karakterlerden çok yan rolleri takibe alma, favori edinme gibi bir huyum vardır. İşte Ay ve Şenlik Ateşleri’nde bu isim Nuto. Nuto o günlerden kalan tek kişi. Anguilla’dan üç yaş büyük; fakat küçükken Anguilla için Nuto dünya demek. Her şeyi biliyor, her şeyi yapıyor, kızlara göz kırpıyor, klarnet çalıyor, şenliklere katılıyor, içki içiyor… Ama bir şey söylediği zaman hep şöyle bitiriyor sözünü: “Yanlışım varsa düzelt.” Ve Anguilla, sadece konuşmak için konuşulmadığını, düşünebilmek, bu dünyanın işlerini anlayabilmek için konuşulduğunu Nuto’nun bu sözüyle anlamaya başlıyor. Anguilla için Nuto; taşı gediğine koyan, hepsine ders veren, hep söyleyecek sözü olan… Sonra -Amerika’dan döndüğünde- Nuto’nun da değiştiğini, daha yapılandığını, daha az hayalci olduğunu, daha ciddileştiğini görüyor. Şimdi aynı yolda yan yana yürüyorlar, birbirlerine akıl veriyorlar, dertleşiyorlar.

Sakat bir çocuğun (Cinto’nun) dünyayı keşfedebilmesi, yoksulluktan, çıkışı olmayan hayatının yol açtığı öfkeyle evdekileri döven babasından kurtulabilmesi için Anguilla, o çocuğun Nuto'su oluyor, ona yol göstermeye, onun gözlerini açmaya çalışıyor. “…Cinto’nun benim yanımda ayıp olmasın diye mi yoksa istediği için mi kaldığını asla anlayamadım…” derken acaba kendine güveninin oldukça az oluşunu mu yoksa küçük bir çocuğa bile çok fazla değer verişini mi anlatmak istiyor bizlere? Hem böyle düşünceler bazen bizim de aklımızdan geçmez mi? Yeni tanıştığımız biriyle sohbet ederken ya da uzun yıllardır tanıdığımız, biz konuşurken sürekli başını sallayıp “Hı hı, evet, haklısın…” diyerek bizi dinleyen(!) arkadaşlarımızla karşılaştığımızda… İşte yazar yaklaşık 63 sene önce yazdığı kitabında buna benzer birçok can alıcı örnekle, bizlere sanatını nasıl sergilediğini en etkileyici şekilde gösteriyor.

Kitapta, Nuto kadar önem verilen bir başka nokta ise Mora Çiftliği. Anguilla buraya 13 yaşında geliyor ve birçok ilki burada yaşıyor. Anguilla (Yılanbalığı) lakabı ilk burada takılıyor, burada büyüyor, burada kadınları tanıyor, sınıf ayrımını ilk burada yaşıyor, şenlik ateşleri ilk kez Mora’da canını acıtıyor, buraya ait olmadığını fark edip biraz para kazandıktan sonra çekip gitme kararını ilk kez burada alıyor. Gözünde büyüttüğü, erişilemez sandığı ve hatta belki de âşık olduğu kadınların (Irene ve Silvia’nın) aslında kendisinden, diğer insanlardan farklı olmadığını; onların da istediklerini elde edemediklerinde nasıl acizleştiklerini ilk kez Mora’da görüyor.

Tam tersi olması gerekirken önce Tezer Özlü’yle sonra Pavese’yle tanıştım. Ay ve Şenlik Ateşleri’ni, Tezer Özlü hakkındaki görüşlerin önemli bir kısmını oluşturan “Pavese’yi taklit ediyor.” yargısıyla okudum. Söyleyebileceğim tek şey kesinlikle böyle bir taklidin söz konusu bile olmaması. Tezer Özlününki sadece Pavese’ye duyduğu sevginin ister istemez yazılarına yansıması. Onun tarzı çok daha farklı, onda bazı yerlerde okuyucunun neredeyse inanamayacağı noktalara ulaşabilen bir buhran söz konusuyken Pavese’de o buhranı gerçek hayattan kopmadan yaşayabiliyorsunuz.

Her evin, her avlunun, her taraçanın birileri için önem taşıdığını düşünen, bu nedenle Amerika’da her şeye yeniden başlamanın kolaylığını anlamlandıramayan bu adam bize çok şey anlatıyor. Kitabı okuduktan sonra anılarınızı daha farklı şekilde değerlendiriyor, yolda yanınızdan geçen küçük bir çocuğun, o lekesiz zihniyle, aslında sizden kat be kat şanslı olduğunu fark ediyorsunuz.

Yazım aşamasında gözden kaçan hataları bulup yakalayan cancağızlara ve ileride hayallerine ulaşabileceğine yürekten inandığım Güngör’e -ki benim için o consi’dir- desteği ve samimiyeti için çok çok teşekkürler.

AYBİKE AKTAŞ

1 yorum:

  1. Cesar Pavese'in Güzel Yaz ve Yalnız Kadınlar Arasında kitaplarını okumuş, bilhassa Güzel Yaz'ı çok beğenmiştim. Ay ve Şenlik Ateşleri de merak ettiğim bir kitap, bu yazı vesilesiyle yeniden hatırlamak ve ona dair sağlam ayrıntılar yakalamış birinin kaleminden cümleler okumak hoşuma gitti. Teşekkür ediyorum. =)

    YanıtlaSil